ÇANKIRILI BİR ÇANAKKALE KAHRAMANI:ÇERKEŞLİ ÖMER

The following two tabs change content below.
Hakkı DURAN

Hakkı DURAN

Kanlı sırta dikilenbir  Gazi Alayı Sancağı
1915 senesi, Mayıs ayının dördüncü günü…

Çanakkale cephesinde: Kumkale muharebesi, silahlarımızın zaferiyle sona ereli bir hafta oluyor!.

Bu bir haftadan beri ben, hem gözcü, hem de ileri karakol vazifesi görmek üzere, bir takım askerle beraber Kumkale köyünde, deniz kıyısında, ön iki odası kafesli bir evin içindeyim.

Karşımda, Boğaz’ın bize nazaran sol, yani karşı kıyısının nihayet bulduğu Seddülbahir’de düşmanın büyük bir ordugahı var.

Dürbünümle baktığım zaman, gözlerim önünde serili duran bu ordugah, Seddülbahir kıyılarına pek yakın, çukurumsu bir düzlüğü kaplamaktadır.

Seddülbahir iskelesine durmadan nakliye gemileri yanaşıyor. Gelirken;asker, savaş levazımı ve erzak getiriyorlar. Giderken yalnızca yaralı taşıyorlar.

Takımımın askerleri arasında cesaretin zirvesine yükselmiş, hazırcevap vermenin üstadı olmuş bir asker var.
Adı Ömer, doğum yeri Çerkeş bu askerin!..

Muharebe seyretmeye, her olayı oluş anında gözleriyle görmeye delicesine meraklı… Bu sebepledir ki, çeşitli bahanelerle, ikide bir, tarassut (gözetleme) odama giriyor. Biliyorum, o bir fırsat bulup dürbünle karşıya, düşman tarafına bakmak için can atıyor adeta!..

Bir aralık:

-Ömer, diyorum.

“- Efendim” nidasıyla bir adımda – çözülmüş bir zemberek gibi – bulunduğu noktadan sıçrayıp karşıma dikiliyor.

-Haydi, diye ilave ediyorum, al şu dürbünü de biraz da sen seyret karşıdaki düşmanı bakalım. Seviniyor. Kaparcasına, bir hamlede dürbünü elimden alıyor. Kafesin önüne gidip diz çöküyor. Ve başını sağa sola çevirerek, görebileceği her yere, süratle göz gezdirirken bir müddet onu kendi haline bıraktıktan sonra soruyorum:

-Seddülbahir’in önünde neler var? İyice görüyor musun Çerkeşli?

-Görüyorum efendim; vapur dolu, kıyamet orası!..

-İmroz adasına doğru, biraz ileriye bak bakayım.

-Bir, iki… sekiz, diye giden vapurları sayıyor. Ve sonra, devamla:

-Her vapurda bin yaralı olsa sekiz bin eder. İki bin olsa on altı bin eder! Bilemedin, o bin deyiver şuna… büyük vapur bunlar… demek oluyor ki, düşmanın en az bir fırka askeri güme gitmiş, ölüleri de caba… ; deyip susuyor.

39. ALAY

Gece zifirî karanlık. Telefonu açıyor ve fırka kurmay başkanı Kadri Bey’e en son raporumu arzediyorum. Eve dönüp lamba yanan arka odalardan birinde biraz istirahat edip, biraz kitap okuyacağım. Bu sırada telefonu zili çalıyor, Kadri bey arıyor:

-Bundan iki saat sonra, yani gecenin saat on birinde….

-Evet efendim.

-Alayınız Kumandanı Kaymakam Nureddin Bey’i bulacaksınız.

-Evet efendim.

-Evet efendim ama, 39’uncu alay karargahının nerede olduğunu biliyor musunuz?

-Benim bulunduğum Kumkale’nin gerisindeki mezarlıklar içinde, bizim üçüncü tabur var. Alayımızın birinci ve ikinci taburu da orada olduğuna göre alay karargahı, yine oralarda bir yerde demektir. Arar, sorar, mutlaka bulurum onu.

Fırka kurmay başkanı Kadri Bey’den bu emri alıp telefonu kaparken için için “Bu yorgunluk üzerine hele böyle bir gecenin koyu karanlıkları içinde, bana ne gibi bir vazife verilecek?” diye hem düşünüyor, hem de merak ediyorum.

Derken birdenbire aklımı başıma topluyorum. Derhal ceketimi giyip çizmelerimi ayaklarıma geçiriyorum.
Nöbetçi çavuşunu çağırıp, ben yokken yapılacak işleri anlattıktan sonra “Gözleri karanlığı seçen silahlı bir asker hazırla bana” dediğim anda, karşımda duran çavuşun az solu gerisinde kendini gösteren Çerkeşli Ömer:

-O asker ben olayım. Arzuladığınız gibi gözlerim karanlıktaki her şeyi seçemezse eğer, kanım katlim helal olsun size! diye yalvarmaya başlıyor.

Düşünüyorum:

Çerkeşli Ömer’in kendi kendine yaptığı şu hareket ve müracaatı askerlik disiplinine aykırı!..

Gelgelelim; kalbi vatan ve millet sevgisiyle çarpan, aynı zamanda din ve îmânı bütün, tamamen iyi niyet sahibi böyle bir kahramanı, zerrece gücendirmemek de disiplin kadar mühim ve hayatî bir psikoloji meselesi!

İşi idare için:

– Peki ama Ömer, sana bu yolda vazife emredilmeden askerlik usul ve kaidesine aykırı bir hareketle, kendi kendine gelip böyle bir gece yolculuğunu gönüllü olarak, adeta yalvarır ve ağlarcasına istemene sebep ne?

-Aşk efendim, aşk!

-Ne aşkı bu?

-Ne aşkı olacak? Askerlik ve muharebe aşkı! İstiyorum ki ben, elimden geldiği, gücümün yettiği kadar bu vatana, bu millete hizmet edeyim. Onun için istemeye istemeye yaptığım şu disiplin hatamı, askerlik ve muharebe aşkıma bağışlayınız!..

-Tekerrür etmemek şartıyla……

BASKIN

Taburumun bulunduğu Kumkale mezarlığının bin metre kadar sağ gerisinde, dört beş küçük çadırdan ibaret alay karargahını buluyorum. Saat gecenin onbiri. Alay kumandanı kaymakam Nureddin Bey bir aşağı, bir yukarı geziniyor. Tam karşısına dikiliyorum:

-Fırkadan emir aldım, Kumkale’den geliyorum efendim.

-Ben de sizi bekliyordum. Bu gece Kumkale’nin solundaki sahilden düşmana bir baskın yapacağız.Günlerdir Kumkale’de olduğunuz için oraları iyi bilmeniz lazım.

Ben daha nasıl baskın yapacağımızı sorarken, karanlık gecenin içinden bir zabit beliriyor, alay kumandanına:

-Kumkale’nin solundaki kumsallardan Seddülbahir’deki düşman ordugahına ateş açacak on iki top, şimdi buradan geçecektir.
Bize rehberlik edecek zabiti istiyorum.

Topçu zabitinin sözünü duyunca, baskının mahiyetini anladığım gibi,bize verilen vazifenin önemini düşünmeye başlıyorum. İçime bir güvensizlik korkusu çöker gibi oluyor. Fırsat bulup yanımdaki Çerkeşli Ömer’e :

-Duydun mu, Kumkale’nin solundaki kumsala en kısa yoldan gidecek toplar…..

-Siz merak etmeyiniz. Kumkale’nin her tarafını karış karış bilirim ben. Emredin, baştaki birinci topla beraber gideyim.

Önümüzde bir katar halinde, seri atışlı 7,5 santimlik toplar, tekerlekleri bez ve paçavralarla sarılmış sessiz sedasız gidiyor. En önde Çerkeşli Ömer yürümektedir.

Birinci top, Kumkale solundaki kumsalda duruyor. Arkadan gelenler, beşer, onar adım aralıklarla daha sola doğru diziliyorlar. On iki topun on iki namlusu, onar mermi arkalarına dizilmiş, Seddülbahir’deki düşman ordugahına çevriliyor. Agamemnon zırhlısı iki yüz metre sağda boğazın ağzında demir atmış, nöbette duruyor.

-Dikkat, ateş komutuyla on iki top bir anda sarsılıp gürlüyor. Bu gürlemeyi dokuz gürleme daha takip ediyor. Gemilerdeki projektörler yanana kadar bizim toplar çoktan geri dönmüş bulunuyorlar.

Seddülbahir önünden tâ İmroz ve Bozcaada’ya kadar sık veya seyrek duran savaş gemileri topluca ateş açıyorlar…Yanımda duran Aydınlı Ethem Çavuşa, atılan top mermileriinin düştüğü yerler neresidir, diye soruyorum.

-İntepe[2] tarafları, cevabını veriyor.

Sabah oluyor,top sesleri diniyor. Seddülbahir’deki düşman ordugâhını, dürbünle seyre dalıyorum.O heybetli ordugâh yangın harabesine dönmüş. Çadırlar yıkılmış, bir yığın enkaz görünüyor.

İntepe tarafları da yerle bir olmuştur. Çerkeşli Ömer:

-Korkmayın çocuklar!..Bir şey olmaz İntepe’ye..Ne bakıyorsunuz siz, düşmanın geceki zam zumuna(tam Çerkeş üslûbu..H.D.). Sonra bana dönerek ; “Öyle değil mi, efendim?” diye tasdik bekliyor. Maksadı “maneviyâtı yükseltmek”.

-Evet! Diyorum.

-Uğurlarına kurban ol deseler, vallahi olurum İntepe topçularının…Cüsselerine bakmadan, koskoca düşmanı, neredeyse deliye döndürdüler.

SÜNGÜ HÜCÛMU

…………….Günler, haftalar geçiyor………………………………………….

Karşı tarafta Seddülbahir cephesinin tam ortasında, Kirte köyü önlerindeki düşman siperlerine, Kumkale civarında bulunan bizim fırka tarafından bir süngü hücumu yapılması emredildi.Fırka kumandanı miralay Nikolay hasta olduğu için kumandanlığa 39. Alay kumandanı kaymakam Nureddin Bey vekalet edecekti. Kumkale’den Çanakkale’ye gece yürüyüşü başlıyor. Vapurlar bizi,Çanakkale’den karşı tarafa Akbaş’a geçiriyor. 4 Temmuz günü Kirte köyü önlerindeki savunma hattımızın gerisinde toplanıyoruz.

5 Temmuz sabahı, üçü kırkbeş geçe ortalık alacakaranlık iken Kirte köyü önlerindeki düşman siperlerine hücum başlıyor….Laf ve şaka değil…On Bin kişilik bir süngü hücumu bu…

Kurşun sesleri, mitralyoz patırtıları, bomba gürültüleri arasında yer yer süngülerin parladığı görülüyor. Takımımızın yarıdan fazlası siperden ileri atılıp yere yatıyor. Sağ taraftaki çıkış yerinden öne fırlamak isteyenler, sürekli ve sıkı bir yaylım ateşiyle karşılaşıyorlar. Az sonra bu ateşi açan düşman askerlerinin bulunduğu siper içinde üç Tüfenkçiyef bombası patlıyor. Ardından yaylım ateş kesiliyor. İlk ateşte duraklıyanlar takımın hizasına geliyor.

Bu arada –ne zaman ve nasıl gittiğini bilmiyorum- o düşman siperine çoktan girmiş olan Ömer’in:

-Bombaları atan benim, gelin, gelin arkadaşlar! Kaçanları sağ bırakmayalım! diye gözü kızmış, kükreyen bir aslan gibi haykırışı, cephedeki mitralyöz, bomba ve kurşun seslerinin üstüne çıkıyor.

GAZÎLER……ŞEHİTLER….

18 Temmuz…… 6 Temmuz gününden beri yatmakta olduğum Tekirdağ hastanesi başhekimi, benimle beraber yarası ağır olan 23 zabit ve 100’e yakın askeri İstanbul Maçka hastanesine gönderiyor. Çanakkale Akbaş’tan aldığı yaralıları taşıyan bir vapur, bizleri de almak için iskelede bekliyor. Hastanenin deniz kıyısındaki bahçesinde sıramı bekliyorum. Bahçe duvarının kenarında bir doktor, arkadaşına:

-Bu gece 34 şehidimiz var. Gazilerin sevkinden sonra onlarla meşgul olmak lazım… dediğini işittim. İçim acıyla burkuldu. Takımımın yaptığı süngü hücumu ve Kirte köyü önlerindeki o cehennemî alan gözümün önüne geldi…Doktora:

-Beyefendi, bu şehitlerin bir listesi var mı sizde.. Bir baksam ..diyorum.

-Ayşe hanım masamın üzerinde büyücek bir sarı zarf var, onu getir!

Nezâketle elime verilen kağıt üzerinde sıra ile yazılmış şehit künyelerini okurken gözlerim kararıyor. Bunu hisseden doktor,

-Veriniz efendim ben okuyayım, siz dinleyin.

Okuyor…Okuyor.Okuduklarının hepsi de Üçüncü Fırkanın muhtelif alay, tabur, bölük ve takımlarına mensup kahramanlar. Ama, hiçbirini tanımıyorum. Listenin sonlarında tanıdığım birinin künyesini okuyor:

-3.Fırka, 39.Alay, 3. Tabur, 9.Bölük, 3.takım efradından- Ali Oğlu Ömer[3]-Çerkeş, diye okuyunca gözlerim iyice doluyor, ağlıyorum…

Doktor, üzüntüme sebep olup suç işlemiş gibi, ellerini oğuşturuyor.

-Tanıdığım kahramanlardan biri olan bu harika adam, dîni, îmânı bütün Türk evlâdı yarayı neresinden almış? diye soruyorum.

-Yara bir değil…10’a kadar çıkabilirsiniz.

Muallim: Şükrü Fuad GÜCÜYENER

NOT: Tarafımdan kısaltılarak ve imlâsı dahil yeniden düzenlenerek 19 Mart 2005’de cansaati’nin birinci versiyonunda ilk kez yayımlanan bu yazı, bir çok site tarafından kaynak gösterilmeden iktibâs edilmiştir.Ayrıca Karatekin Gazetesinde 21 Mart 2005’de yayımlanmıştır.(Hakkı Duran)
__________________________________________________________________________________________________________________________________________-
[1] Hâtıra niteliğinde tamamen gerçekleri ifade eden bu yazı, Birinci Cihan harbinde çeşitli cephelerde savaşmış; piyade bölük kumandanı Muallim Şükrü Fuad Gücüyener tarafından kitapçık olarak yayınlanmıştır. Ben kısaltarak sizlere sunuyorum. Gücüyener, “Birinci Cihan harbinde Tanıdığım Kahramanlar” adıyla 8 adet kitapçık yayımlamıştır. Çerkeşli Ömer, bu sekiz kahramandan biridir. Yazdıkları için “ayniyle hakikat” diyen Gücüyener, “Çocuklarımıza, erken yaşta, askerlik sevgisi, feragat, cesaret, vatan ve kahramanlık aşkı aşılamak lazımdır.” demektedir. Yayın tarihi okunamamakla beraber , 1940’lı yıllar olduğunu tahmin ediyorum. 20-25 kuruş olan bu kitapçıklardan Millî Eğitim Bakanlığı ve Halk Partisi satın almıştır. Yakın dönemde kitap haline getirilmiş olduğunu tespit ediyoruz.
[2] İntepe, bölgede küçük bir köydür. Kumkale’nin 4-5 km. sağ gerisindedir. Buraya yerleştirilmiş bir 28cm.lik, üç-dört tane 7,5 cm.lik küçük toplar bulunmaktadır. Düşman kuvvetleri ilerlemek istedikçe toplar kullanılmakta ve tesirli olmaktadır.
[3] Burada askerlik künyesi verilen Çerkeşli Ali Oğlu Ömer’in hakkında başka bilgilere ulaşma imkanımız olmadı. Çanakkale Savaşlarının yıldönümünde Ali Oğlu Ömer’in şahsında, geçmişten bugüne bütün şehitlerimizi rahmet ve saygıyla anıyorum.(Hakkı Duran)

The following two tabs change content below.
Hakkı DURAN

Hakkı DURAN

comments